SULTANAHMET CAMİSİ
SULTANAHMET CAMİSİ
Bülten
Cami ile ilgili pek çok şey anlatabilir ve çocuklarla zaman içinde birçok etkinlik yapabiliriz.Mesela iç yapı özelliklerinden çini ve renkleriyle ilgili bir çalışmayı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘ Gerçekte Sultanahmet Camisinin içi tıpkı çocukluğumda düşündüğüm gibi bir cennet bahçesidir.’sözü üzerine yapabiliriz.
Anca bu bültende Sultanahmet Camisi’nin dış özelliklerini ele alarak bir çalışma yapacağız.
Genelde insanlar camiye Ayasofya kapısı tarafından girmeyi tercih etmektedir. Avlunun batı tarafında hipodroma açılan kapının üstünde asılı bir zincir dikkatimizi çekecektir. Bu demir zincir avluya giren padişahı kafasını çarpmamak için eğilmek durumunda bırakıyor. Böylece ondan daha büyük bir Allah’ın varlığını hatırlayıp camiye giren herkesin eşit olduğunun altını sembolik olarak çiziyor. (Saffet Emre Tonguç)
Çocuklar için şöyle bir etkinlik planladım:
Yukarıdaki bilgi cami ziyaretinden önce yahut ziyaret esnasında çocuklara verilir. Daha sonra bununla ilgili şöyle bir çalışma yapması istenir:
Dünyadaki kapılar ve anlamları araştırması yapılır. Bu araştırma tabi başlıklara ayrılabilir:
Kapı süsleme sembolleri
Kapı renk anlamları
Kapı büyüklük ve şekillerinin anlamları gibi bir düzleme çekilir.
Bina; görselle birlikte okunur. Sembolik anlamı anlaşılır. Tarih okuryazarlığına katkıda bulunulur. Hatta yasa okuryazarlığının temeli olan ‘eşitlik’fikrinin de çocuklara verildiğini görürüz.
-Çocuklara ve hatta yetişkinlere yine bu kapı sembolünü hatırlatacak Michel Ende’nin Momo isimli eserini verebiliriz. Momo bir kaplumbağayı takip eder. Öncelikle ‘Hiçbir Zaman Sokağı’ndan geçer. Sonra ‘Hiçbir Yerde’ evine varır. Sonra yeşil metalden yapılmış kabartmalı bir kapıyla karşılaşır. Acaba içeri girecek miyim, diye düşünürken kapının iki anadı birden kendiliğinden açılır. Momo kapının üzerinde bir levha bulunduğunu o zaman görür. Durup yazıyı okur:Latince ‘Secundus, Minutues, Hora’ yazmaktadır. Yani saniye, dakika ve saat. Ayrıca Yunan mitolojisinde insan eylemlerine bekçilik eden üç tanrıçaya Horalar denir. Buradaki sanat fikrinden yola çıkabiliriz.
Bu kurgu da caminin kapısı da bize insan, yaşam ve zaman hakkında düşünmeyi salık verir. Çünkü hikayede sık sık şu tekrar edilir:
‘ Çünkü zaman yaşamın kendisidir ve yaşamın yeri yürektir.’
Bu hikaye bize bir kapıyı ama aynı zamanda da hayatı anlayacağımız doneler sunar.
-Yetişkin ve gençler için ilk olarak Necati Cumalı’nın ‘Hayatımızı Güzelleştirelim’ eserini verebiliriz. Hikayenin bir yerinde ‘Bu an bir mayalanma anıdır.’ der. İşte burası da bir mayalanma yeridir. Neyi artırıp bereketlendireceğimizi seçeceğimiz… Sonra hikayeye şu şekilde devem eder:
‘Ölümle yaşam arasındaki ayrımı kavramak bu kadar kolay işte. Çoğalabilmek yahut çoğalamamak… Ölen hücrelerimizin yerini yenileri aldıkça varız, istekliyiz, sevebiliyoruz. ‘
Buradan da hareketle hayatın bize sunduğu sembolleri iyi anlayıp kendi hayatımızda ilham alacağımız noktaya koyarsak mutlu oluruz. Çünkü yaşam; bu kapının da bize hatırlattığı gibi bizi aynı noktaya getirecek bir ‘ölüm’ gerçeğiyle nihayetleniyor. Bu sürecin içinde neyi mayalandırırsak o kalıyor geriye ve yine aynı bahsedildiği gibi ‘şiir’ anlatılırken ‘ Bu dünyadan aşkla geçenlerin; önceden aşkla geçenlere, sonradan aşkla geçeceklere selamıdır.’diyor. Bizden geriye anlamlar kalıyor. Ve bu konuda yine verilmiş çok güzel bir şiir vardır:
Şeyh Galip Divanından:
Ey dil, ey dil, niye bu rütbede pür-gamsın sen?
Gerçi virane isen genç-i mutalsamsın sen
Secde ferma-yı melek, zatı mükerremsin sen
Bildiğin gibi değil, cümleden akvamsın sen
Ruhsun; nefha-i Cibril ile tev’emsin sen
Sırrı Hak’sın, Mesel-i İsi-i Meryem’sin sen
Hoşca bak zatına kim zübde-i alemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen
(Ey gönül, ey gönül, neden bu makamda gam dolusun sen? Gerçi virane isen tılsımlı bir hazinesin sen. Meleklere secde etmeleri için buyurulan saygıdeğer bir varlıksın sen. Bildiin gibi değil. Bütün varlıklardan daha üstünsün. Ruhsun. Cebrail’in üfürmesiyle ikizsin. Hak gerçeğinin sırrı, Meryem’in oğlu İsa gibisin. Hoşça bak kendine ki kainatın özüsün sen. Bütün yaratıkların gözbebeği olan insansın sen.)
Burada insanın kıymetli, değerli, hangi mevkide olursa olsun sadece insan olması sebebiyle önemli olduğu anlatılır. Bu kibir değil; varlığın ve hayatın kıymetini anlayabilmesi için ona verilmiş bir özelliktir.
-Adnan Binyazar’ın çeşitli yazılarını derlediği ‘Toplum ve Edebiyat’ adlı eserinde ‘Gerçek Büyücü’ başlıklı yazısında yazar şunlara değinir:
‘İnsan;varoluşunun bilincine sanat yoluyla erer. Sanat bu yönüyle doğanın gizlerini de çözmenin bir aracıdır. Bu raçlık görevini nasıl yerine getirir sanat? İnsanı varoluşunun bilincine nasıl erdirir? İnsanınvaroluşunun bilincine ermesi en kısa söyleyişle bir varlık olarak anlamını duymasıdır. Bir ‘zaman’ içinde bir ‘mekan’ içinde bulunduğunun ayrımına varmasıdır. Bitkisel ya da hayvansal yaşamını biçimlendirmesi, onu anlamlı duruma getirmesi, bir duyarlılık kazanmasıyla gerçekleşir. Ancak böylesine bir bilinçlilikle bir zaman içinde ve yerde Sokrat’ın deyimiyle kendini tanır. Burada zaman’ı olayların sürüp gittiği bir zaman boşluğu olarak düşünmüyoruz. Zaman, boyutları düşünülerek kavranmalıdır. Geçmiş, içinde yaşanılan dönem, gelecek bu boyutun ayrıtlarıdır.’
İşte biz burada geçmişin sembolleri üzerinden anlamlandırmak için çalışıyoruz.
‘İşte insan; bu ayrıtla arasında ilişki kurabildiği ölçüde varoluşunun nedenini kavrayabilecektir. İnsana mutluluk getiren, onu erdemli kılan yaşama biçimi de budur.
Geçmişi insan yaratımlarının bir birikimi saymak gerekir. Bu birikimde, insanın alınteri, emeği, insanlığını yapabilmek yolunda giriştiği savaşlar yatar. Bu savaşlar bir vur-kır savaşı olmaktan çok doğayı kavrama, onu, bütün kapsamlılığına karşın kafaya, düşünceye, duyguya yerleştirebilme amacına yönlü bir anlamı vardır. İnsanı sonsuz kılan da onun bir üretici olarak değerlendirilmesidir.
İçinde yaşanılan dönemde ise insan, geçmişle hesaplaşır, onu geleceğe bağlayan olanakları araştırır. İnsanın geçmişini araştırma isteği geleceğini daha iyi yaşayabilme inancının etkisiyle oluşur. ‘
Sonuç olarak aynı yazıda :
‘Gittikçe karmaşıklaşan bir yaşama biçiminde insanın yaşama süresi, içinde bulunduğu dönemi tanımaya bile yetebilmekte midir? Şu bir gerçektir ki iş yoğunluğu, toplumsal ve bireysel yönden insan ilişkileri, ancak uyku sırasında kişiyi yalnız başına bırakmıştır. ‘
Bu koşullar içinde sanatçının görevi burada verilir.
‘Sanatın bilinçlendirici çabasının burada ön plana çıkarıldığını görürüz. Bu karmaşıklık içinde insanın kendine bir yaşama biçimi seçmesi olanaksızdır. Ancak sanatçı onun zaman içindeki bir yerde varoluşunu gerçekleştiren gizlerin açığa çıkmasını sağlayabilir.’
Tüm bu görüşleri Andre Gide’nin Dostoyevski’siyle doğrulayabiliriz:Dostoyevski benim için asıl kendi düşüncelerimi anlatmaya bir bahaneden ibarettir.’der.
Bu zincir de bizim, insanlık halleriyle ilgili kendi algılarımızı yapılandırmamıza yarayan semboldür.
-Bunu Herman Hesse’nin Siddhartha’sı da verir.
‘Hikmetini ve içyüzünü öğrenmek istediğim şey bendi. Doğrusu dünyada bu ben’im kadar, bu yaşıyor olduğum, başkaları gibi ve başkalarından ayrı biri olduğum Siddhartha olduğum bilmecesi kadar kafamı hiçbir şey kurcalamadı. Ve dünyada benim kadar Siddhartha kadar az bildiğim başka bir şey yok.’
Ve şiirlerde de hayatı anlayabileceğimiz kapı metaforu çok geçer:
Kapı olsam, iyilere açsam kötülere kapasam(Nazım Hikmet RAN)
Kapı aralığında baktığımda görebildiğim en güzel şeydir yaşamak.(Cahit ZARİFOĞLU)
SULTANAHMET
CAMİSİ
Bülten
Cami ile ilgili pek çok şey anlatabilir ve çocuklarla
zaman içinde birçok etkinlik yapabiliriz.Mesela iç yapı özelliklerinden çini ve
renkleriyle ilgili bir çalışmayı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘ Gerçekte Sultanahmet
Camisinin içi tıpkı çocukluğumda düşündüğüm gibi bir cennet bahçesidir.’sözü
üzerine yapabiliriz.
Anca bu bültende Sultanahmet Camisi’nin dış
özelliklerini ele alarak bir çalışma yapacağız.
Genelde insanlar camiye Ayasofya kapısı tarafından
girmeyi tercih etmektedir. Avlunun batı tarafında hipodroma açılan kapının
üstünde asılı bir zincir dikkatimizi çekecektir. Bu demir zincir avluya giren
padişahı kafasını çarpmamak için eğilmek durumunda bırakıyor. Böylece ondan
daha büyük bir Allah’ın varlığını hatırlayıp camiye giren herkesin eşit
olduğunun altını sembolik olarak çiziyor. (Saffet
Emre Tonguç)
Çocuklar için şöyle bir etkinlik planladım:
Yukarıdaki bilgi cami ziyaretinden önce yahut ziyaret
esnasında çocuklara verilir. Daha sonra bununla ilgili şöyle bir çalışma
yapması istenir:
Dünyadaki kapılar ve anlamları araştırması yapılır. Bu
araştırma tabi başlıklara ayrılabilir:
Kapı süsleme sembolleri
Kapı renk anlamları
Kapı büyüklük ve şekillerinin anlamları gibi bir
düzleme çekilir.
Bina; görselle birlikte okunur. Sembolik anlamı
anlaşılır. Tarih okuryazarlığına katkıda bulunulur. Hatta yasa okuryazarlığının
temeli olan ‘eşitlik’fikrinin de çocuklara verildiğini görürüz.
-Çocuklara ve hatta yetişkinlere yine bu kapı
sembolünü hatırlatacak Michel Ende’nin Momo
isimli eserini verebiliriz. Momo bir kaplumbağayı takip eder. Öncelikle ‘Hiçbir
Zaman Sokağı’ndan geçer. Sonra ‘Hiçbir Yerde’ evine varır. Sonra yeşil metalden
yapılmış kabartmalı bir kapıyla karşılaşır. Acaba içeri girecek miyim, diye
düşünürken kapının iki anadı birden kendiliğinden açılır. Momo kapının üzerinde
bir levha bulunduğunu o zaman görür. Durup yazıyı okur:Latince ‘Secundus,
Minutues, Hora’ yazmaktadır. Yani saniye, dakika ve saat. Ayrıca Yunan
mitolojisinde insan eylemlerine bekçilik eden üç tanrıçaya Horalar denir.
Buradaki sanat fikrinden yola çıkabiliriz.
Bu kurgu da caminin kapısı da bize insan, yaşam ve
zaman hakkında düşünmeyi salık verir. Çünkü hikayede sık sık şu tekrar edilir:
‘ Çünkü zaman yaşamın kendisidir ve yaşamın yeri
yürektir.’
Bu hikaye bize bir kapıyı ama aynı zamanda da hayatı
anlayacağımız doneler sunar.
-Yetişkin ve gençler için ilk olarak Necati Cumalı’nın ‘Hayatımızı
Güzelleştirelim’ eserini verebiliriz. Hikayenin bir yerinde ‘Bu an bir
mayalanma anıdır.’ der. İşte burası da bir mayalanma yeridir. Neyi artırıp
bereketlendireceğimizi seçeceğimiz… Sonra hikayeye şu şekilde devem eder:
‘Ölümle yaşam arasındaki ayrımı kavramak bu kadar kolay
işte. Çoğalabilmek yahut çoğalamamak… Ölen hücrelerimizin yerini yenileri
aldıkça varız, istekliyiz, sevebiliyoruz. ‘
Buradan da hareketle hayatın bize sunduğu sembolleri
iyi anlayıp kendi hayatımızda ilham alacağımız noktaya koyarsak mutlu oluruz.
Çünkü yaşam; bu kapının da bize hatırlattığı gibi bizi aynı noktaya getirecek
bir ‘ölüm’ gerçeğiyle nihayetleniyor. Bu sürecin içinde neyi mayalandırırsak o
kalıyor geriye ve yine aynı bahsedildiği gibi ‘şiir’ anlatılırken ‘ Bu dünyadan
aşkla geçenlerin; önceden aşkla geçenlere, sonradan aşkla geçeceklere
selamıdır.’diyor. Bizden geriye anlamlar kalıyor. Ve bu konuda yine verilmiş
çok güzel bir şiir vardır:
Şeyh
Galip Divanından:
Ey dil, ey dil, niye bu rütbede pür-gamsın sen?
Gerçi virane isen genç-i mutalsamsın sen
Secde ferma-yı melek, zatı mükerremsin sen
Bildiğin gibi değil, cümleden akvamsın sen
Ruhsun; nefha-i Cibril ile tev’emsin sen
Sırrı Hak’sın, Mesel-i İsi-i Meryem’sin sen
Hoşca bak zatına kim zübde-i alemsin sen
Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen
(Ey gönül, ey gönül, neden bu makamda gam dolusun sen?
Gerçi virane isen tılsımlı bir hazinesin sen. Meleklere secde etmeleri için
buyurulan saygıdeğer bir varlıksın sen. Bildiin gibi değil. Bütün varlıklardan
daha üstünsün. Ruhsun. Cebrail’in üfürmesiyle ikizsin. Hak gerçeğinin sırrı,
Meryem’in oğlu İsa gibisin. Hoşça bak kendine ki kainatın özüsün sen. Bütün
yaratıkların gözbebeği olan insansın sen.)
Burada insanın kıymetli, değerli, hangi mevkide olursa
olsun sadece insan olması sebebiyle önemli olduğu anlatılır. Bu kibir değil;
varlığın ve hayatın kıymetini anlayabilmesi için ona verilmiş bir özelliktir.
-Adnan Binyazar’ın
çeşitli yazılarını derlediği ‘Toplum ve
Edebiyat’ adlı eserinde ‘Gerçek Büyücü’ başlıklı yazısında yazar şunlara
değinir:
‘İnsan;varoluşunun
bilincine sanat yoluyla erer. Sanat bu yönüyle doğanın gizlerini de çözmenin
bir aracıdır. Bu raçlık görevini nasıl yerine getirir sanat? İnsanı varoluşunun
bilincine nasıl erdirir? İnsanınvaroluşunun bilincine ermesi en kısa söyleyişle
bir varlık olarak anlamını duymasıdır. Bir ‘zaman’ içinde bir ‘mekan’ içinde
bulunduğunun ayrımına varmasıdır. Bitkisel ya da hayvansal yaşamını
biçimlendirmesi, onu anlamlı duruma getirmesi, bir duyarlılık kazanmasıyla
gerçekleşir. Ancak böylesine bir bilinçlilikle bir zaman içinde ve yerde Sokrat’ın
deyimiyle kendini tanır. Burada zaman’ı olayların sürüp gittiği bir zaman
boşluğu olarak düşünmüyoruz. Zaman, boyutları düşünülerek kavranmalıdır. Geçmiş,
içinde yaşanılan dönem, gelecek bu boyutun ayrıtlarıdır.’
İşte biz burada geçmişin sembolleri üzerinden
anlamlandırmak için çalışıyoruz.
‘İşte
insan; bu ayrıtla arasında ilişki kurabildiği ölçüde varoluşunun nedenini
kavrayabilecektir. İnsana mutluluk getiren, onu erdemli kılan yaşama biçimi de
budur.
Geçmişi
insan yaratımlarının bir birikimi saymak gerekir. Bu birikimde, insanın
alınteri, emeği, insanlığını yapabilmek yolunda giriştiği savaşlar yatar. Bu
savaşlar bir vur-kır savaşı olmaktan çok doğayı kavrama, onu, bütün
kapsamlılığına karşın kafaya, düşünceye, duyguya yerleştirebilme amacına yönlü
bir anlamı vardır. İnsanı sonsuz kılan da onun bir üretici olarak
değerlendirilmesidir.
İçinde
yaşanılan dönemde ise insan, geçmişle hesaplaşır, onu geleceğe bağlayan
olanakları araştırır. İnsanın geçmişini araştırma isteği geleceğini daha iyi
yaşayabilme inancının etkisiyle oluşur. ‘
Sonuç olarak aynı yazıda :
‘Gittikçe
karmaşıklaşan bir yaşama biçiminde insanın yaşama süresi, içinde bulunduğu dönemi
tanımaya bile yetebilmekte midir? Şu bir gerçektir ki iş yoğunluğu, toplumsal
ve bireysel yönden insan ilişkileri, ancak uyku sırasında kişiyi yalnız başına
bırakmıştır. ‘
Bu koşullar içinde sanatçının görevi burada verilir.
‘Sanatın
bilinçlendirici çabasının burada ön plana çıkarıldığını görürüz. Bu karmaşıklık
içinde insanın kendine bir yaşama biçimi seçmesi olanaksızdır. Ancak sanatçı
onun zaman içindeki bir yerde varoluşunu gerçekleştiren gizlerin açığa
çıkmasını sağlayabilir.’
Tüm bu görüşleri Andre
Gide’nin Dostoyevski’siyle doğrulayabiliriz:Dostoyevski benim için asıl
kendi düşüncelerimi anlatmaya bir bahaneden ibarettir.’der.
Bu zincir de bizim, insanlık halleriyle ilgili kendi
algılarımızı yapılandırmamıza yarayan semboldür.
-Bunu Herman Hesse’nin
Siddhartha’sı da verir.
‘Hikmetini ve içyüzünü öğrenmek istediğim şey bendi. Doğrusu
dünyada bu ben’im kadar, bu yaşıyor olduğum, başkaları gibi ve başkalarından
ayrı biri olduğum Siddhartha olduğum bilmecesi kadar kafamı hiçbir şey
kurcalamadı. Ve dünyada benim kadar Siddhartha kadar az bildiğim başka bir şey
yok.’
Ve şiirlerde de hayatı anlayabileceğimiz kapı metaforu
çok geçer:
Kapı olsam, iyilere açsam kötülere kapasam(Nazım Hikmet RAN)
Kapı aralığında baktığımda görebildiğim en güzel
şeydir yaşamak.(Cahit ZARİFOĞLU)
Yorumlar
Yorum Gönder