SÜLEYMANİYE CAMİSİ
SÜLEYMANİYE
CAMİSİ
Bülten
Mimar
Sinan’ın kalfalık dönemi eseridir. Kanuni Sultan Süleyman adına 1551-1557
yılları arasında inşa edilmiştir. Cami; medreseler, kütüphane, hastane, sıbyan
mektebi, hamam, imaret, hazire ve dükkanlardan oluşur.
Başka etkinliklerde
yapı ve özellikleriyle ilgili pek çok bilgi verilecektir.
-İlk
olarak çocuklar için şöyle bir etkinlik yapılabilir. Daha önceden yazdığım is
delikleriyle ilgili bir açıklama yapılabilir yahut gezi düzenlenebilir. Burayı gezerken
hocam(Nuri Seçgin’in anlattığı) bu
delikler çok dikkatimi çekti. Geri dönüşüm, sürdürülebilirlik gibi kavramları
konuştuğumuz dönemlerde camiyle ilgili olarak 16. yy’da yapılan bu detayın beni
şaşırtması elbette kaçınılmazdı.
Cami
içindeki kandil islerini temizleyecek hava akımına uygun şekilde inşa
edilmiştir. Cami içinde yağ lambalarından, kandillerden çıkan islerin tek bir
noktada toplanmasını sağlayan bir hava akımı yaratacak şekilde inşa edilmiştir.
Camiden çıkan isler cümle kapısının üzerindeki odada toplanmış ve bu isler
mürekkep yapımında kullanılmıştır. Zengin bir imparatorluk ve islerden mürekkep
yapma detayının mutlaka çocuklara verilmesi gerekir.
Bu hem bir
görsel okuryazarlık örneğidir. Hem de tarih, doğa okuryazarlığıyla ilgili
çocukları yönlendirebilecek bir etkinliktir.
-Gençler ve
yetişkinler için bu camiyle ilgili, sanatta farklı yansımaları şu şekilde
verebiliriz:
-Mehmet Akif Ersoy’un
Hadi gel
yıkalım şu Süleymaniye’yi, desem
İki kazma
kürek iki de ırgat gerek
Ancak hadi
gel yapalım şunu desem
Bir Sinan
bir de Süleyman gerek’ diyerek Süleymaniye’nin aslında bir ruh olduğunu bize
gösterir.
Bu dizeler
bizi iki konuda düşünmeye sevk eder:
1-Nicelik
ve sonsuzluk
2- İnşa
etmek ve yıkmak
Öncelikle
nicelik ve sonsuzluktan biraz bahsedelim. Ahmet
Hamdi Tanpınar’ın ‘Beş Şehir’ isimli eserinde Akif’in şiirinde olduğu gibi
yine sonsuzluk verilir. Tanpınar şunları söyler:
‘İşte
Sinan bunu yapar: Yaratıcı, nizam verici hamleleriyle İstanbul ufkunu, mermeri,
kalkeri, porfini, kubbeyi, kemeri, istalaktiti, asırlık şekilleri birbirine
karıştırır, nispetleri değiştirir, tenazürleri kırar, sanki dehasıyla kendinden
öncekilerin tecrübelerini, buluşlarını, bir sonsuzluğa taşımak istiyormuş gibi,
her şeyi genişletir, büyütür, sayıları çoğaltır, her motiften ayrı ayrı
motifler ve terkipler çıkarır. ‘
Ve
Tanpınar kitabın aynı bölümünde Baki ile
Sinan acaba dost oldular mı, diye bir soru sorar. Sonra da açıklar: Baki’nin o
dönem yirmili yaşlarda olduğunu görüyoruz. İnşa sürecinden bir yıl sonra Baki’nin
buralara nezaret ettiği de görülüyor.
Tanpınar; belki
de Baki Sinan hakkında şunları
söylemiştir, diye bir bölüm yazıyor. Bu muazzam bölümde şair
‘İlahi
Sinan; ey susan taşın ve konuşan hacimlerin şairi; ey maddenin uykusuna kendi
nabzının ahengini hepimizin imanıyla beraber geçiren…’ diye hitabına başlıyor.
Fakat Tanpınar bir taraftan da Baki’nin böyle süslü bir dil kullanmayacağını,
bunun kendi tasavvuru olduğunu da bize belirtir.
Ve Umberto Eco’nun ‘Faucault Sarkacı’ndaki
bir cümlede geçen söz grubunda söylediği gibi ‘niceliklerin kurmaca zaferi’ne
götürür bizi. Esasen Süleymaniye’yi var eden şeyin ruh olduğunu anlarız, onu
sonsuzluğa taşıyan da bu ruhtur.
İkinci
olarak inşa etmek ve yıkım konusuna gelecek olursak yine ‘Beş Şehir’de yarı
simyager yarı evliya kılıklı ustalardan bahseder. Evliye Çelebi’de de
Süleymaniye’nin yapılışı anlatılır. Akif’in haklılığı bu şekilde ortaya çıkar. İki
kazma kürek ve iki ırgatla yıksan ,zerresine kadar sonsuzluk ruhu sinmiş anlamı
inşa edemeyeceğini vurgular. Hatta bir de Süleymaniye Kürsüsü’nde eserinde onu
depremin bile yıkamayacağını da açıklar.
-Şimdi de Süleymaniye Kürsüsünde ve Süleymaniye’de
Bayram Sabahı eserleri üzerine karşılaştırmalı bir okuma denemesi olarak
adlandırılan Selami Çakmakcı’nın
makalesine değinelim:
Yahya
Kemal ile Mehmet Akif’in şiirlerinden hareket eder. Bir toplumun kültürel
benliğinin canlı kalması için bir mekana ihtiyaç vardır, der.
İki şair
farklı yerlerde ve farklı şartlarda büyüyor. Akif’in İstanbul’da Fatih Cami
hatıraları dolu çocukluğu,babasının bir vaiz olması-şiirde de bir vaiz
anlatıcının kullanılması; Yahya Kemal’in Üsküp’te, dindar biri olması için
annesi tarafından eğitimden geçirilmesiyle nasıl bir kültür zihniyeti
oluşturduklarını anlayabiliriz.
Süleymaniyedeki
bayram sabahı Yahya Kemal için manevi bir zaman dilimidir. Akif ise koca bir
coğrafyayı gezmiş, gözlemlerini temellendirmiştir. Akif Safahat’in ikinci
kitabı olarak 1912 yılında yazmıştır esrini. Yahya Kemal’le aralarında
neredeyse 50 yıl vardır. O da 1957 yılında yazmıştır şiirini.
Akif şanlı
bir devlerin çöküşüne şahit olduğu bir zaman diliminde bunu yazmıştır. Akif’in
şiirinde Haliç’ten başlayan anlatıcı dönem ve sokağın yıkımı; Süleymaniye’nin
de ihtişamı-geçmişin gücü- üzerinde durur.
Şair
kimliği yanında bir de fikir insanı olarak biline Akif; Batı medeniyetlerine
ait unsurlardan bizim için uygun olanı alıp ‘kendi mahiyyeti ruhiyyemiz’öncülüğünde
toplanmamızı istemektedir. (Yaşama amacı bu olduğu için mahiyyet-i ruhiyye
şairi olarak da bilinir.’
Aynı tema
ve mesajı bana Halide Nusret’in ‘Git
Bahar’ şiiri de verir.
‘Çekil bu
gölgeli yolda gezinme
Bahar
bakışların yine pek sarhoş
Yanılıp
gönlüme misafir inme
Kapısı
kilitli, mihrabı bomboş
Mabeddir
orası, meyhane deği’ der ve şiiri şöyle bitirir:
‘Git bahar
git bahar, uzaklarda gül
Denize
renginden bırak hediye
Ufuklarda
gezin, semaya süzül
Kalbime
sokulma peymane diye
Gördüklerin
kandil, peymane değil.’
Akif’in
Süleymaniye üzerinden anlattığı sahip olunması gereken değerlerin bize ait olanı koruma mantığıyla
burada da birleştiğini görüyoruz.
Akif’in
eleştirdiği; Batı medeniyetinin kör bir şekilde taklit edilmesidir. Batı’nın
ilim ve sanatını Şark’ın ruhuyla birleştirmek amacıdır. Bunu bize bir şekilde
Ahmet Mithat’ın ‘Felatun Bey ile Rakım Efendi’ Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye’si;
Halit Ziya’nın Mai ve Siyah’ı ve hatta Haltın Taner’in Sançosu da verir.
Yahya
Kemal’in ise bir devrin bütün ihtişamını Süleymaniye’de gördüğünü
söyleyebiliriz.
Yahya
Kemal bütün tarihsel sürecimizi bayram sabahında duyumsamış ve aktarmıştır.
Süleymaniye
sosyal ve zamansal boyutta Türk tarihini kendisinde birleştiren bir yapıdır.
Makalede Yahya
Kemal’in dokuz yıl kadar kaldığı Fransa’da hocasının söylediği ‘Fransız
milletini bin yılda Fransız toğrağı yarattı.’sözü ona bir ufuk açmıştır. Bu
beni Fransızca yazan Emil Michel Cioran’a
götürdü.
‘Var Olma Eğilimi’ eserinde Fransızcayı
biricik ve yeri doldurulamaz bir araç olarak gören kişinin telaşını anlatır
‘İnsan bir
dili sevdiği zaman, ondan uzun yaşaması bir utanç olur.’ der. İşte bu yüzden
hem dil hem de kültürel unsurlar hem de değerle dönemin tüketim çılgınlığına
teslim edilemeyecek kadar önemlidir. Süleymaniye de o değerlerdendir.
Yorumlar
Yorum Gönder