KILIÇ ALİ PAŞA CAMİSİ
KILIÇ ALİ PAŞA CAMİSİ
BÜLTEN
Tophane Meydanında bulunan ve Kaptan-ı Derya Kılıç Ali
Paşa tarafından Mimar Sinan’a yaptırılarak 1581 yılında inşa edilen bu caminin
hikayesinin şöyle olduğu rivayet edilir:
Kılıç Ali Paşa cami yaptırmak için Sultan 3. Murad’dan
yer ister. Sultan da Kaptan-ı Derya olmasından dolayı Kılıç Ali Paşa’ya denize
cami yapmasını söyler. Bunun üzerine paşa Mimar Sinan ile anlaşır. Tophane
Rıhtımının kenarına; taş, toprak, moloz yığarak caminin inşasına başlar. Bu
nedenle Kılıç Ali Paşa Camisinin deniz üzerine kurulan ilk cami olduğu
söylenir.(alıntı:wikipedia)
Bu rivayetten hareketle bugünkü temamın insan ve onun
eserlerinde, sanatta kişinin yansımasını işlemek istiyorum. Mimari, edebi vb.
eser ile insanın yaşantısının bağlantısını irdeleyeceğim.
Yetişkinler için ilk olarak bir kongre içeriği olan İsmail İşcen’in ‘Mekan, İnsan, Edebiyat’
yazısından hareket ederek çözümleme yapacağımı belirtmek istiyorum.
Makalede, ‘Her sanatsal yönelim, içinden çıktığı mekânsal
ve zamansal iklimin dokusunu taşır.’ der.
İklimi, mekan-insan ilişkisi açısından
değerlendirdiğini belirtelim öncelikle.
‘Kalıcı ve esaslı sanat , dahası en genel anlamıyla kültür
, insanın kendisini çevreleyen mekan ile ilişkisinin bir izdüşümüdür.
Dolayısıyla onu, yani sanatı, üreten öznenin yaratıcılığı ile açıklanamayack
denli karmaşık bir üründür. Yaratıcılık fikrini büsbütün reddetmek değil
amacım. Ancak sanatın ve edebiyatın oluşumunda yaratıcılığın çok düşük hatta
gülünç derecede düşük düzeyde etkili olduğunu salık veriyorum esasen. Bunun
için de fazlasıyla estetik kuramsal kanıt ve bulgu materyali önünüze
serebilirim. Fakat böyle bir görev aşımına yeltenmeyeceğim. Bunun yerine size
sadece şunu anımsatmak isterim: Büyük sanatçıların ürettikleri eserleri
inceleyen , ilk ve kalıcı izlenim olarak göreceğiniz şey eserin son haddinde
basit olmasıdır. Artistik beceri ve yapma yani sanat kimi yerde ilkelliğe kadar
indirgenebilmesidir. Thedor Adorno’nun
Estetik Kuramı2na bakabilirsiniz.
Arada Adorno
fikriyle bugünkü temamı da eşleştirmek daha sonra kaldığım yerden devam etmek
istiyorum. Adorno: ‘Sanat yapıtı var oluş bağlamından uzak kendine ait kapalı
bir alan oluşturur. Bu alanda özel yasalar geçerlidir. Mekanı, sanat yapıtı
kendi çemberiyle gerçekliğe kapatır. Saf imgeyi cisimsel var oluşa karşıt bir
konuma yerleştirir. Caminin denizde yapılması ve bunun bir denizciyi anımsatmak
imgesiyle bağdaşması bize sanatın kendini dışarı kapayan mekanındaki yeni
anlamı gösterir.
Esere devam edecek olursak:
‘Bu eserde söz konusu estetik olguyu oluşturan şeyin ‘duyusallık
konusunda berrak bir hale gelmiş öznenin, kendi çevresi, diyesi, mekânsal iklimi
ile birebir ve gizemli bir biçimde işbirliği içine girmesi olarak tanımlanır.
Kaldı ki ‘estetik’kavramının etimolojik kökeninde
güzellik değil duyusallık vardır. Yunancada
aisthesis ‘duyusal algı’ demektir. Güzellik sözcüğü de göz sözcüğünden
türetilen bir isimdir. O halde sanatın duyular ve duyusallıkla , evet kelimenin
tam anlamıyla hassalarımızla ilgili temel derdi olduğuna dair daha ikna edici
bir kanıta gerek kalmamıştır.’
Yani kongre metni bize çevrenin, mekanın, somut
çıktının imgeyle kazandığı anlam konusunda önemli bir bilgi vermektedir.
Buradan farklı kısa bölümler de verecek olursak:
-Mekan sözcüğüyle ilgili olarak; bu hacim, bu duyusal
gerçeklik, etrafınız… Sözcüğün içine siz ne sığdırabiliyorsanız…
-Edebiyat bu izdüşümü resmeden, hayatta yakalayıp
aksini sözcüklere dökebilen bir sanat dalıdır, şeklinde özetlenebilir.
-Dostoyevski,
Prens bir trenin içinde soğuk, sisli bir kasım sabahı Petersburg’a yaklaşırken
biliriz ki bu iklimde, bu kasvetli dünyada genç prensin başına yeni şeyler
gelecek. Ve bu, yenilgiyi çağrıştıran, sıkıntılı, büyük harabeleri doğuracak.
Petersburg Garına usulca süzülen trenle birlikte adeta 20. Yy , o muazzam
savaşları ve katliamları yeryüzüne serpiştirecek.
Burada Dostoyevski’yi merak ediyorum. İçinde oturduğu
odanın kasvetli karanlığını, odanın daracık penceresinden görünen Neva Nehri’nin
bulanık akışını, daracık sokaklar içinde gelip giden yayaların düşünceli
hallerini, arada Dostoyevski denen şahıs da dolanır, bakar, anlamaya çalışır
dünyayı.
Dostoyevski ve 19. Yy büyük Rus anlatım sanatı
Petersburg’ a dayanır. Petersburg olmasaydı bu büyük roman sanatı asla bu
haliyle bizim nezdimizde pekişmezdi.
Diğer sanatlarla mekanın bağlantısı öncelikle resimle
verilmiştir. Da Vinci’nin Giacondası (Yani Mona Lisa’sında) arkada Toscana’nın
yumuşak iklimi verilmiştir.
Son olarak mimari ve müzik sanatıyla bu iklimsel; yani
mekan- insan etkileşimi anlatılmıştır. Müzik derken şarkıya altlık olamayacak
mimari drken de inşaatlerri olanaklı kılmak için bir fantezi diye bakılan bu
haliyle de mühendislik olamayacak denli uzak bir şeyden bahsedildiği
bilinmelidir.
Yani buradan hareketle iklimin insan-mekan
etkileşimiyle yeni bir ruhun unsuru olarak sanat eserini var ettiğini
söyleyebiliriz.
İnsanı sadece mekanla değil bir çok unsurla ,
kavramla, nesneyle bağdaştıran şeydir sanat. Mesela mezar taşlarında da aynı
şeyi görürüz.
Çiçek ve buketler kadın mezar taşlarını sembolize
eder.
Genç yaşta ölen kadınlar için kırılmış bir gül goncası
kullanılır.
Burma sarıklı başlık daha çok paşa defterdar gibi
devlet adamlarını temsil eder.
Ressam mezar taşı, geometrik şekiller, servi ağacı
hepsi insanın dünya serüveninden onun hikayesinden beslenir.
Yetişkinler için diğer bir eser olan Hüseyin rahmi Gürpınar’ın ‘İstanbul’da Bir
Frenk’ isimli hikayesini vermek istiyorum. Hikaye bir şehrin yabancı bir
turist tarafından keşfini ve yeniden; mizahla, yanlış anlaşılmalarla
değerlendirilmesini konu alır.
Dersaadet, Eminönü, Çemberlitaş… Önce Hüseyin Rahmi,
sonra da onun oluşturduğu kahraman yani frenkle
anlamlandırılır.
İnsanı yaşam serüvenindeki haliyle sembolize eden bir
mekan unsurundan hareketle insan, yaşam, sanat eseri, sonsuzluk ve algı
kavramları üzerinde düşünmüş oluruz.
O yüzden Kılıç Ali Paşa Camii bir kaptan-ı deryanın
hayatından ayrı değerlendirilemez. Petersburg ve Dostoyevski; İstanbul ve
Frenk, Toscana ve Mona Lisa… Hepsi benzersiz bir algı çıkarmanın yoludur.
Yorumlar
Yorum Gönder